Beşiktaş kazandı, İstanbul eziyet çekti, futbol yine kaybetti!
Zülfü Livaneli, Orta Zekâlılar Cenneti kitabının “Düzgün İnsan” bölümünde, yaşadığı toplumun çürümesine seyirci kalamayanlarla o çürümenin içinde kendine rahat bir köşe bulanları anlatır.
Bir tarafta her şey yolundaymış gibi yaşayanlar vardır. Televizyon ekranlarındaki hoyratlık, sokaklardaki kabalık, liyakatin yerini alan ilişkiler, adalet duygusunu aşındıran kararlar onları rahatsız etmez. Çünkü düzenin yanlışları, kendi çıkarlarına dokunmadığı sürece onlar için sorun değildir.
Diğer tarafta ise sessizce olup biteni izleyen, her yeni haberle biraz daha kaygılanan, yaşadığı ülkeye bakıp aynı soruyu soran insanlar bulunur:
“Bu ülkeye ne oldu böyle?”
İşte Türk futbolunun dokuz haftalık hikâyesine bakarken bizim de sormak istediğimiz soru bu.
Bu futbola ne oldu böyle?
Bir pazartesi akşamı İstanbul'un trafik keşmekeşi içinde yaşamaya çalışan milyonlarca insanın önüne iki büyük futbol karşılaşmasını aynı akşam koymak, hangi aklın eseridir?
Önce Beşiktaş-Başakşehir, ardından Galatasaray-Fenerbahçe…
Bir tarafta işinden çıkıp evine yetişmeye çalışanlar, diğer tarafta maçına ulaşmaya çalışan taraftarlar… Zaten her gün saatlerini trafikte kaybeden İstanbullulara bir de futbolun takvimini kullanarak eziyet çektirmek, organizasyon başarısı mıdır, yoksa planlama yoksunluğu mu?
Futbol elbette hayatımızın bir parçasıdır. Fakat hayatı kolaylaştırması gereken organizasyonlar, insanların yaşamını daha da zorlaştırıyorsa orada durup düşünmek gerekir.
İstanbul'da milyonlarca insanın yaşadığını bilmek için istatistik uzmanı olmaya gerek yok. Trafiğin hangi saatlerde kilitlendiğini görmek için de futbol âlimi olmaya ihtiyaç bulunmuyor.
Öyleyse soralım: Bu maçları aynı akşama yerleştirenler, İstanbul'da yaşayan insanları hiç düşündü mü?
Yoksa futbolun takvimini hazırlarken insanı yine unuttuk mu?
Ne yazık ki mesele yalnızca iki maçın aynı akşam oynanması değil. Mesele, karar verenlerin kararlarının sonuçlarını kimin yaşadığını ne kadar umursadığıdır.
Birileri fikstürü hazırlar, birileri imzayı atar, birileri ekranlarda futbol konuşur. Trafikte kalan, evine geç ulaşan, günlük hayatı altüst olan ise yine sıradan insandır.
Sonra hep birlikte futbolun birleştirici gücünden söz ederiz.
Önce insanın hayatına saygı duymayı öğrenmek gerekmiyor mu?
DÜNYANIN DERBİSİ DEDİKLERİ...
Gecenin ikinci perdesinde ise adına büyük derbi denilen bir karşılaşmayı izledik.
Galatasaray ile Fenerbahçe'nin tarihini, rekabetini, milyonlarca insanın gönlündeki yerini anlatmaya gerek yok. Bu iki kulübün karşılaşması, Türkiye'de futbolun en büyük sahnelerinden biridir.
Ancak büyük olmak, yalnızca milyonlarca taraftara sahip olmakla ölçülmez. Büyük olmak, o milyonların önünde nasıl bir oyun oynadığınızla, rekabeti hangi değerler üzerine kurduğunuzla da ilgilidir.
Dünyanın derbisi denilen karşılaşmaların ardından futbolun konuşulmasını beklersiniz. Taktikler, oyuncular, teknik direktörlerin hamleleri, oyunun kalitesi...
Peki, biz neyi konuşuyoruz?
Saha içindeki olayları, gerginlikleri, disiplin soruşturmalarını ve verilecek cezaları…
Bir futbol karşılaşmasının ardından oyunun kendisi bu kadar geri plana düşüyorsa orada yalnızca futbolcuların değil, futbolu yönetenlerin de kendilerine ayna tutması gerekir.
Çünkü futbol, yalnızca topun iki kale arasında dolaşması değildir. Aynı zamanda bir kültür, bir ahlak ve bir adalet meselesidir.
Sahada kazanmayı bilmek kadar kaybetmeyi bilmek de önemlidir. Rakibe saygı duymak, hakemin kararını eleştirebilmek ama oyunun kurallarını hiçe saymamak da bu kültürün parçasıdır.
Fakat bizde futbolun çevresine örülen tartışmalar, zaman zaman futbolun kendisini yutuyor.
İşin daha düşündürücü tarafı ise şu: Herkes adaleti kendisi için istiyor, ama adaletin herkes için geçerli olması gerektiğini hatırlayanların sesi giderek azalıyor.
PFDK, ADALETİN Mİ YOKSA ALIŞKANLIKLARIN MI KURULU?
Şimdi gözler Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu'nda.
Sahada yaşanan olaylara karışanlar hakkında hangi kararlar verilecek? Olayların niteliği, görüntüler ve talimatlar esas alınarak herkes için aynı ölçü mü uygulanacak?
Yoksa yine kararların ardından aynı bildik tartışmalar mı başlayacak?
Burada kimsenin peşinen suçlu ilan edilmesini istemiyoruz. Kimseye hak etmediği bir cezanın verilmesini de savunmuyoruz.
İstediğimiz şey çok daha basit: Kuralların herkese eşit uygulanması.
Bir futbolcuya, bir kulüp görevlisine ya da bir yöneticiye verilecek ceza; formasına, kulübünün büyüklüğüne, kamuoyundaki ağırlığına veya yaratacağı tartışmaya göre değişmemelidir.
Aynı eylem, aynı şartlar altında aynı ölçütlerle değerlendirilmelidir. Farklılık varsa bunun gerekçesi açıkça ortaya konulmalıdır.
Çünkü adalet yalnızca doğru karar vermek değildir; verilen kararın neden doğru olduğunu da gösterebilmektir.
PFDK'nın önündeki sınav, kime ceza vereceğinden önce, herkese aynı hukuk anlayışıyla yaklaşıp yaklaşamayacağıdır.
Bu sınavı geçmek zorundadır.
Türk futbolunun ihtiyacı olan şey, kulüplerin birbirine karşı kullanacağı yeni tartışma malzemeleri değil, bütün tarafların güvenebileceği bir disiplin sistemidir.
Bugün bir kulüp verilen cezayı adaletsiz buluyor, yarın diğeri aynı gerekçeyle itiraz ediyorsa, burada yalnızca kulüplerin tepkilerini konuşmak yetmez. Kararların dayandığı ölçütlerin de sorgulanması gerekir.
Şeffaflık, güvenin başlangıcıdır. Tutarlılık, güvenin devamıdır. Bağımsızlık ise güvenin temelidir.
Bunlar yoksa en doğru karar bile şüpheyle karşılanabilir.
Ve futbol, kendi adaletine duyulan güveni kaybettiğinde yalnızca puan kaybetmez; itibar da kaybeder.
Şimdi Livaneli'nin o çürüyen Babil Kulesi'ni hatırlayalım.
Kule çökerken basamaklara tutunup yukarıda kalmaya çalışanlar vardır. Onlar için önemli olan yapının ayakta kalması değil, kendilerinin düşmemesidir.
Peki, futbolumuzda kaç kişi kulenin neden çöktüğünü sorguluyor?
Kaç kişi kendi konumunu korumak yerine sistemin düzelmesi için sorumluluk alıyor?
Ve en önemlisi, karar vericiler bu soruların muhatabı olmaya hazır mı?
KARTAL, KÖTÜ DÜZENİN İÇİNDE KANAT ÇIRPIYOR
Bütün bu tartışmaların arasında Beşiktaş, Başakşehir karşısında sahaya çıktı.
Siyah-beyazlı taraftar için gecenin sonunda söylenecek cümle belliydi:
Beşiktaş kazandı!
Ama bu galibiyeti yalnızca tabelaya bakarak okumak, sahadaki mücadelenin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur.
Beşiktaş, karşılaşma boyunca oyunu kontrol etmek, rakip sahada etkili olmak ve kendi futbolunu kabul ettirmek isteyen taraftı. Başakşehir ise zaman zaman oyunun akışını kesen, sertliğin ön plana çıktığı mücadelelerle Beşiktaş'ın ritmini bozmayı deneyen bir görüntü sergiledi.
Elbette futbol fiziksel bir oyundur. Mücadele, temas ve ikili mücadele olmadan bu oyunun güzelliği eksik kalır. Fakat futbolun sertliğiyle kontrolsüz müdahaleler arasındaki sınırın korunması gerekir.
İşte bu noktada hakem yönetimi tartışmaya açılıyor.
Hakemin görevi yalnızca düdük çalmak değildir. Oyunun güvenliğini sağlamak, kuralların uygulanmasını temin etmek ve futbolcuların oyun hakkını korumak da görevinin parçasıdır.
Bir takımın oyun kurma çabası, rakibin sert müdahaleleriyle sürekli kesiliyorsa hakem bu tabloyu doğru değerlendirmek zorundadır.
Beşiktaş-Başakşehir karşılaşmasında da sertlik karşısında gösterilen toleransın sınırları tartışılmalıdır. Bu tartışmayı yapmak, maçın sonucuna sığınmak değil, futbolun niteliğini savunmaktır.
Ancak Beşiktaş'ın galibiyetini yalnızca hakem üzerinden değerlendirmek de siyah-beyazlıların hakkını teslim etmemek olur.
Çünkü Beşiktaş, sahada kendi cevabını verdi.
Topa sahip olma oranlarında yüzde 62'ye yüzde 38'lik üstünlük, tek başına iyi futbolun ölçüsü olmasa da Beşiktaş'ın oyunu yönlendirme arzusunu ortaya koyan verilerden biri.
Asıl önemlisi, siyah-beyazlıların maçı kendi lehine çevirecek iradeyi göstermesiydi.
Oh'un ve son dönemin dikkat çeken isimlerinden Junior Olaitan'ın golleri, Beşiktaş'a hak ettiği üç puanı getirdi.
Bazen bir takımın ihtiyacı olan şey, yalnızca gol atmak değildir. Kendi oyununa, emeğine ve doğru yolda olduğuna inanmasını sağlayacak bir andır.
Beşiktaş için bu galibiyetin anlamı biraz da burada yatıyor.
Sahada engellerle karşılaşmak başka, o engeller karşısında kendi futbolundan vazgeçmemek başkadır.
Beşiktaş, Başakşehir karşısında kazanırken yalnızca üç puan almadı; kendi oyununu kabul ettirme konusundaki ısrarını da sürdürdü.
ITALIANO'NUN BEŞİKTAŞ'I: UMUT, AMA AYAKLARI YERE BASAN BİR UMUT
Vincenzo Italiano ile başlayan yeni yolculukta Beşiktaş'ın attığı olumlu adımlar, bu galibiyeti daha değerli hâle getiriyor.
Bir teknik direktörün takıma kazandırdığı anlayışı anlamak için yalnızca sonuçlara bakılmaz. Oyuncuların sahadaki sorumluluklarına, takımın oyun disiplinine, mücadele gücüne ve zor anlarda verdiği reaksiyona da bakmak gerekir.
Beşiktaş'ın özellikle kendi sahasında taraftarıyla bütünleştiğinde ortaya çıkardığı atmosfer, siyah-beyazlıların geçmişten bugüne taşıdığı büyük gücü hatırlatıyor.
Beşiktaş tribünleri, takımına yalnızca destek veren bir kalabalık değildir. Doğru bir oyun anlayışıyla birleştiğinde sahadaki oyuncunun cesaretini büyüten, mücadele isteğini artıran ve rakip üzerinde baskı kurabilen önemli bir güçtür.
Fakat tribünlerin bu gücünü sürdürülebilir başarıya dönüştürmek için sahada da sürdürülebilir bir yapı kurulmalıdır.
Bir maç kazanmak sevindiricidir. Birkaç maç üst üste iyi oynamak umut verir. Ancak asıl başarı, bütün bir sezon boyunca aynı futbol aklını koruyabilmekten geçer.
İşte Italiano'nun Beşiktaş'ında görmek istediğimiz şey tam olarak budur.
Günü kurtaran çözümler yerine uzun vadeli planlama…
Bir maçın kahramanlarına bağımlı kalmak yerine takımın bütününden güç alan bir oyun…
Bir galibiyetin ardından rehavete kapılmak yerine gelişmeye devam eden bir anlayış…
Beşiktaş'ın önünde uzun bir maraton var. Bu maratonda kötü günler de yaşanacak, puan kayıpları da olacak. Önemli olan, her sonucun ardından yeniden ayağa kalkabilecek bir futbol yapısının kurulmasıdır.
Bugünden şampiyonluk sözü vermek kolaycılık olur. Fakat takımın gelişimini, oyuncuların performansını ve teknik heyetin oyun anlayışını doğru değerlendirmek de futbol yazarlığının sorumluluğudur.
Benim gördüğüm, Beşiktaş'ın gelecek adına umut veren adımlar attığıdır.
Bu adımlar korunur, eksikler doğru tespit edilir ve transferden saha içi organizasyonuna kadar bütün kararlar aynı futbol aklıyla alınırsa Beşiktaş'ın çok daha büyük işlere imza atması mümkündür.
Çünkü Beşiktaş'ın meselesi yalnızca yeniden kazanmak değil, nasıl kazanacağını bilen bir takım hâline gelmektir.
Ve bir kulübün geleceği, en çok da bu sorunun cevabında saklıdır.
DOKUZ HAFTA GERİDE KALDI, BİZ HÂLÂ FUTBOL KONUŞAMIYORUZ!
Ligin dokuzuncu haftası geride kaldı.
Normal şartlarda bugün futbolun güzelliklerini konuşuyor olmamız gerekirdi.
Hangi takım oyununu geliştirdi? Hangi teknik direktör rakibine üstünlük sağladı? Hangi futbolcu kendisini bir üst seviyeye taşıdı? Hangi genç oyuncu geleceğe dair umut verdi?
Bunun yerine yine saha içi olayları, hakemleri, disiplin cezalarını ve futbol yönetiminin kararlarını konuşuyoruz.
Bu durum, futbolun yalnızca kendi içindeki bir sorun değildir. Futbolun toplumsal etkisini, milyonlarca insanın duygularını ve ortak yaşam kültürünü de ilgilendiren bir meseledir.
Çünkü futbol, aynı tribünde farklı hayatların yan yana geldiği nadir alanlardan biridir. İnsanlar burada sevinmeyi, üzülmeyi, beklemeyi ve yeniden umut etmeyi öğrenir.
Ancak adalet duygusu zedelendiğinde, rekabet düşmanlığa dönüştüğünde ve kurumlara duyulan güven azaldığında futbolun birleştirici gücü de yara alır.
İnsanlar artık oyunun güzelliğine değil, oyunun arkasında ne olduğuna bakmaya başlar.
İşte asıl kayıp budur.
Futbolun etrafındaki tartışmalar, futbolun kendisinden daha büyük hâle geliyorsa herkesin kendi payına düşen sorumluluğu düşünmesi gerekir.
Kulüpler, yöneticiler, futbolcular, hakemler, federasyon ve disiplin kurulları…
Kimse bu tablonun dışında değildir.
Adalet talebi, yalnızca kendi takımımızın hakkı yenildiğinde hatırlayacağımız bir itiraz olmamalıdır. Bir başkasına yapılan haksızlık karşısında da aynı duyarlılığı gösterebilmeliyiz.
Düzgün insan olmanın, düzgün futbol oynamanın ve düzgün bir futbol düzeni kurmanın başlangıcı budur.
SON SORU: SİZ HANGİ BASAMAKTASINIZ?
Zülfü Livaneli'nin anlattığı iki insan tipi arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz belki. Hayat, insanları bu kadar keskin çizgilerle ayırmaya her zaman izin vermez.
Ama bir gerçeği kabul etmek zorundayız:
Yanlışları görmek başka, onları değiştirmek için sorumluluk almak başkadır.
Bugün Türk futbolunda sorunları görmeyen yok. Herkes hakemleri eleştiriyor, herkes adaletten söz ediyor, herkes daha iyi bir futbol düzeni istediğini söylüyor.
Peki, sıra sorumluluk almaya geldiğinde ne oluyor?
Neden aynı tartışmaları her hafta yeniden yaşıyoruz?
Neden her büyük maçın ardından disiplin kurullarının vereceği kararları beklerken futbolun kendisini unutuyoruz?
Neden kulüpler, kurumlar ve futbolun bütün paydaşları, ortak bir adalet anlayışı etrafında buluşamıyor?
Ve neden dokuz hafta sonra hâlâ oyunun güzelliğinden çok, oyunun çevresinde biriken sorunları konuşuyoruz?
Beşiktaş kazandı. Taraftarı sevindi. Italiano ile başlayan yolculuk, umut veren adımlarla devam etti.
Bütün bunlar futbolun güzel tarafı.
Ama aynı akşam İstanbul'un trafiğinde kaybolan saatler, derbinin ardından yaşanan tartışmalar ve şimdi verilecek disiplin kararlarına ilişkin beklentiler de bu hikâyenin bir parçası.
Birini görüp diğerini görmezden gelemeyiz.
Çünkü hayat, yalnızca kazananların sevincinden ibaret değildir. Bazen kaybedilen şey, maçın üç puanından çok daha büyüktür.
Şimdi dönüp yeniden o Babil Kulesi'ne bakalım.
Basamaklar çürüyor.
Birileri hâlâ yukarıda kalmanın hesabını yapıyor. Birileri ise kulenin neden çöktüğünü anlamaya çalışıyor.
PFDK'ya soruyoruz: Sahada yaşanan olaylar karşısında adil, tutarlı ve gerekçeli kararlar verecek misiniz?
Futbolu yönetenlere soruyoruz: Bu oyunun kaybolan güvenini yeniden inşa etmek için ne zaman sorumluluk alacaksınız?
Yoksa siz de çökmekte olan Babil Kulesi'nin çürüyen bir basamağına tutunup aşağıdaki enkazı görmezden gelmeye devam mı edeceksiniz?
Bizim derdimiz bir takımın kazanması, diğerinin kaybetmesi değil.
Bizim derdimiz, Beşiktaş'ın da rakiplerinin de adil bir oyunun içinde mücadele edebildiği, kararların güvenle karşılandığı, futbolun yeniden futbol olarak konuşulabildiği bir düzen.
Çünkü futbolun gerçek zaferi, yalnızca skor tabelasında yazmaz.
Asıl zafer, herkesin aynı kurallara inandığı gün kazanılacaktır.
Ve o gün gelene kadar sormaya devam edeceğiz:
Babil Kulesi'nin hangi basamağında duruyorsunuz?